Faruk Emre AKI
Ben de son yıllarda kendimi tam olarak böyle bir zihinsel sürecin içinde buldum. Bu süreçte ve dönüşümde, çocuk yaşımdan beri tanıdığım ve her sohbetimizde öğretmeye çalışan Toygun Abi’ye de teşekkür etmem lazım. Romantizmimi oldukça törpüledi. Daha fazla okumaya, daha fazla araştırmaya başladım. Yalnızca tarihi değil; felsefeyi, psikolojiyi, sosyolojiyi, edebiyatı ve karar verici insanların zihinsel yapısını incelemeye başladım. Nietzsche’den Hobbes’a, Machiavelli’den modern liderlik psikolojisine kadar uzanan geniş bir çizgide dikkatimi çeken ortak bir gerçek vardı: İnsanlığın kaderini çoğu zaman şartlar değil, o şartlar karşısında zihnini koruyabilen insanlar belirliyordu. Çünkü yaş ilerledikçe insan şunu fark ediyor: Toplumlar ve onu oluşturan insanlar önce ekonomik olarak değil, psikolojik olarak teslim oluyor.Ve bu fark ediş beni dönüp yeniden Mustafa Kemal Atatürk’e, onun fikirlerine ve söylemlerine götürdü. Fakat beni etkileyen şey yalnızca ne söylediği değildi. O sözleri hangi şartlarda söyleyebildiğiydi.
BUGÜNDEN BAKINCA HER ŞEY DOĞAL
Bugün geriye dönüp baktığımız için birçok şeyi doğal kabul ediyoruz. Cumhuriyet kurulmuş. Zafer kazanılmış. Tarih sonuçlanmış. Yüz yıl öncesini bu konfor alanından değerlendirebiliyoruz. Oysa o gün sonucu kimse bilmiyordu. Hatta sonucu hayal bile edemezdi. Ve insanın asıl hayranlığı tam burada başlıyor. Çünkü o sözlerin neredeyse tamamı, şartların en kötü olduğu anlarda söylendi.
“Geldikleri gibi giderler.”
“Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum.”
“Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır.”
“Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!”
Bugün bile modern, sakin, sert ve güçlü duyulan bu cümlelerin söylendiği dönemi düşündüğünüzde tablo ürkütücü aslında. Osmanlı fiilen çökmüş durumda. Ordu dağılmış. İstanbul işgal altında. Bürokrasi umudunu kaybetmiş. Halk yorgun. Aydınların önemli bir kısmı manda ve himayeyi tartışıyor. İnsanlar artık “Nasıl kazanırız?” sorusunu değil, “Nasıl daha az kaybederiz?” sorusunu soruyor.
TOPLUMLARIN ÇÖKTÜĞÜ O AN
Toplumların çöktüğü an da tam olarak budur. Fiziksel yıkım değil; zihinsel teslimiyet.
Mustafa Kemal’i olağanüstü yapan şey yalnızca cesareti değildi. Bu topraklarda cesur insan hiçbir zaman az olmadı. Bu yazıyı yazan ben de okuyan siz de birkaç kafası atmış adamın bu topraklarda nelere meydan okuduğunu, okuyabileceğini biliyoruz. Fakat onu farklılaştıran şey, herkes mevcut gerçekliği son hüküm olarak kabul ederken başka bir ihtimali görebilmesiydi. Üstelik bunu yaparken yalnızdı. En yakının zihninde bile şüphe vardı.
MUSTAFA KEMAL’İN ZİHİNSEL YALNIZLIĞI
Bugünden konuşmak kolay. Sonucu biliyoruz. Oysa o gün baktığınızda Mustafa Kemal’in fikirleri birçok insan için gerçekçi değil, hatta tehlikeli görünüyordu. Çünkü dönemin rasyonel gerçekliği bile teslimiyeti destekliyordu. İnsanlar yıllarca savaş görmüş, kaybetmiş, yorulmuştu. Yeni bir mücadele fikri birçok kişiye delilik gibi geliyordu.
İşte burada çok önemli bir kırılma ortaya çıkıyor. En ağır yalnızlık fiziksel değil, zihinsel yalnızlıktır. Çünkü bazen insanın karşısındaki problem düşman değil; insanların artık ihtimallere inanmayı bırakmış olmasıdır.
En etkileyici şey de Mustafa Kemal’in bu zihinsel yalnızlığıydı. Çünkü tarihte büyük kırılmaların çoğu, herkesin birbirine baktığı anlarda yaşanır. İnsanlar genellikle ilk olarak sorumluluğu dağıtır. Daha güçlü makamların harekete geçmesini bekler. Daha güvenli olanı seçer.Kendisi bile kendisine güvenmez. Çünkü sorumluluk almak yalnızca risk değil; bedel ihtimalini de kabul etmektir.
Ve tam burada bazı insanlar kalabalığın psikolojisinden ayrışır. Mustafa Kemal’in zihninde hissettiğim şey tam olarak buydu: “Kimse bir şey yapmayacaksa, o zaman ben yapacağım” iradesi, sorumluluğu ve meydan okumasıdır. Ve belki de Samsun’a çıkan şey tam olarak buydu. Çünkü büyük liderlik bazen en güçlü insan olmak değildir. Herkesin sustuğu yerde sorumluluğu üzerine alabilmektir.
Mustafa Kemal’in en dikkat çekici tarafı da burada ortaya çıkıyor. O mevcut gerçekliği inkâr etmiyordu. Tam tersine, şartların ağırlığını herkesten daha net görüyordu. Duygusal değil, son derece rasyonel bakıyordu. Ama büyük liderlik bazen mevcut tabloyu görmekten değil, henüz ortada olmayan bir geleceği kurabilmekten doğar.
KRİZLERİN NEDENİ KARAR VEREMEYEN İNSANLAR
Bugün şirketlerde, devletlerde, kurumlarda ve toplumlarda en büyük krizlerin önemli bir kısmı kaynak eksikliğinden değil; karar veremeyen insanların çoğalmasından çıkıyor. Çünkü belirsizlik dönemlerinde insanların büyük bölümü doğru kararı değil, güvenli kararı arıyor.Mustafa Kemal bunu yapmadı. Kendisinden rütbeli insanlar vardı. Paşalar vardı. Hükümet vardı. Devlet mekanizması vardı. Hatta onu engellemek isteyenler, hakkında idam kararı çıkaranlar vardı. Ama o beklemedi. Geri çekilmedi. Vazgeçmedi. Çünkü bazı dönemlerde beklemek, aslında çöküşü kabul etmektir.
Ve burada mesele yine yalnızca cesaret değildir. Asıl mesele sorumluluktur. Çünkü sorumluluk romantik bir kavram değildir. Ağırdır. Bedel ister. Fedakârlık ister. Fedakârlık bazen kendin için çok kıymetli olan bir şeyi, daha büyük bir amaç uğruna kaybetmeyi göze almaktır. Gerçek fedakarlık başkası için bir şey yapmak değil kendinden eksiltmeyi kabullenip başkası için bir şey yapmaktır.
Bu yüzden Atatürk’ün tavrı bana hiçbir zaman romantik bir kahramanlık gibi gelmedi. Daha çok sessiz, disiplinli ve zihinsel kontrolünü kaybetmeyen bir başkaldırı gibi geldi. Belki de bu yüzden bugün bile “modern” hissediliyor. Çünkü çağdaş insan artık yalnızca güçlü lider aramıyor. Kriz anında zihnini koruyabilen insan arıyor.
Bugünün dünyasında insanlar sürekli mazeret üreten, sorumluluğu dağıtan, net konuşmayan, risk almayan liderlik biçimleri görüyor. Atatürk ise bunun tam tersini temsil ediyor: netlik, sorumluluk, sakin güç, risk alma ve sonuç üretme.
“Geldikleri gibi giderler” sözünün bugün bile bu kadar güçlü hissedilmesinin sebebi de bu. Çünkü bu cümle yalnızca askerî bir öngörü değil; toplumsal panik kontrolüdür. İstanbul işgal altında. İnsanlar korkuyor. Devlet çözülüyor. Böyle bir ortamda uzun açıklamalar yapmak korkuyu büyütürdü. Mustafa Kemal ise tam tersine kısa konuşuyor. Çünkü panik anlarında insanlar mantıktan çok duyguya tepki verir ve sakinlik bulaşıcıdır. Bu yüzden o cümlede korku yoktur. Savunma yoktur. Telaş yoktur. Gerçek özgüven zaten çoğu zaman sessizdir.
“Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum” sözü de yalnızca sert bir askerî emir değildir. O cümlenin içinde çok güçlü bir kriz psikolojisi vardır. Çünkü dağılmak üzere olan bir cephede insanların korkusunu kontrol etmenin tek yolu, ölüm korkusundan daha büyük bir anlam üretmektir. Mustafa Kemal burada askerlere yalnızca emir vermiyordu. Ölümlerinin tarihsel sonucu değiştireceğine onları inandırıyordu. İnsan zihni anlamsız ölüme direnç gösterir. Ama anlam yüklenen fedakârlığa farklı tepki verir. Bu yüzden o söz yalnızca askerî değil, psikolojik bir müdahaledir.
“Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır” sözü ise bana göre yalnızca askerî tarih açısından değil, insan psikolojisi açısından da olağanüstü bir cümledir. Çünkü klasik savunma anlayışında bir hattın kırılması psikolojik çöküş yaratır. İnsan zihni kaybedilen ilk mevziden sonra domino etkisiyle çözülmeye başlar. Mustafa Kemal burada yalnızca savaş taktiğini değiştirmiyor. Kaybetme psikolojisini değiştiriyor. Savunmayı tek bir noktadan çıkarıp bütün vatana yayıyor. Böylece insanlar bir mevzi kaybedildiğinde savaşın tamamen kaybedildiğini düşünmüyor. Bu yüzden bu söz aslında çöken bir ordunun zihnini yeniden organize eden psikolojik bir doktrindir.
“Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” emri de yalnızca coğrafi yön tayini değildir. Aynı zamanda zafer anında rehaveti reddeden stratejik bir bilinçtir. Çünkü toplumlar çoğu zaman ilk başarıdan sonra gevşer. Mustafa Kemal ise tam tersine zafer anında hedef büyütüyordu.Bütün bunlar birleşince insan şunu fark ediyor: Mustafa Kemal yalnızca savaş kazanan bir komutan değildi. Dağılan bir milletin zihnini yeniden kuran adamdı. Ve bence onun en büyük başarısı yalnızca savaş kazanmak değildi. Dağılmış bir milletin zihninde yeniden kontrol duygusu yaratabilmesiydi.
Çünkü çöken toplumlarda insanlar zamanla kaderin nesnesine dönüşür. Kontrol hissini kaybeder. &a